Miraç'tan döndüğünde Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatağının daha soğumamış olması konusu nasıl anlaşılmalıdır?
Her şeyden önce, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçtan döndüğünde yatağının soğumadığını bildiren rivayetler çok mevsuk değillerdir. Bazı rivayetlerde bu haberi veren kişinin Hz. Âişe (r.a) validemiz olduğu bildirilmektedir ki, kaynaklarda miraç hâdisesinin, hicretten üç veya beş sene evvel vukû bulduğu rivayet edildiğine göre Âişe validemizin bu teferruatı bizzat bilmesi mümkün değildir; zira, Hz. Âişe validemiz hicretten bir sene sonra, yani kendi ifadesiyle yedi—sekiz, İmam Şiblî'nin zorlamalı yorumları esas alındığında da onbeş yaşlarında evlenmiştir. Dolayısıyla da o, Mirac-ı Nebevî esnâsında babasının evinde, henüz küçük bir çocuktur.
Ne var ki Hz. Âişe validemiz bu hâdiseyi, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka yaşlı hanımından, meselâ Hz. Hatice Validemizden dinlemiş ve ondan nakletmiş de olabilir. Ancak miraç hâdisesi, Hz. Hatice ve Ebû Talib'in vefatını müteakip vukû bulduğundan bu yaklaşım da sıhhatli görünmemektedir. Başka bir rivayete göre de Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ali'nin ablası Ümmühâni validemizin evinde iken miraçla şereflendirilmiştir. Hz. Ümmühâni, Efendimiz'in amcasının kızı olması itibarıyla nikah düştüğünden, o günün yüksek terbiye anlayışıyla, Hz. Ümmühâni'nin, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatağına elini sürüp sıcaklığını bildirmesini de ben inandırıcı bulamıyorum.
Yukarıdaki yaklaşımların keyfiyeti mahfuz, miraçtan döndüğünde Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatağının soğumamış olduğu haberinin, gerçek kabul edilmesinde de bir beis yoktur. Esasen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek cismi ile miraç yapmıştır. Ancak biz, Kur'ân-ı Kerim'in yaptığı gibi sadece meseleye temas edip üzerinde fazla durmadan geçeceğiz.
Kur'ân'ı Kerim, mevzuyla alâkalı şöyle buyurur:
سُبْحَانَ الَّذِي اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ اْلاَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
"Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir." (İsrâ, 17/1)
Evvelâ şunu belirtelim ki, Kur'ân-ı Kerim'de geçen her tesbih sözü, esbâp yolu ile şirke girmeye karşı bir tavrın ifâdesidir. Burada da sûre, tesbih lâfızlarıyla başlamakta ve ilk plânda açık—kapalı şirke karşı bir tavır belirlenerek sebeplerin birer perde olduğu vurgulanmaktadır. Evet, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) miracı, hatta Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya seyahatı (isrâ) dahi tamamen sebepler üstüdür. Dolayısıyla onun hızı, hayalin, ışığın ve ruhun süratiyle kıyas edilmeyecek ölçüdedir.. evet o hızın keyfiyeti, ancak Allah'ın bilebileceği bir husustur. Dolayısıyla o gece Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),
"Sebepleri esvâb gibi sırtından attı
Müsebbibü'l-esbâbla miraç yaptı."
mısralarıyla ifade edildiği gibi tamamen sebepler üstü bir yolculuk yapmıştır. Ayrıca Cenâb-ı Hak, İsra sûresine 'Sübhânellezî' beyanıyla başlamak suretiyle kullarına bir tembihte de bulunmakta ve âdeta "Her şeyden önce şirki kafanızdan atın ve iyi bilin ki, bunu şu âlemlerin nizam ve intizamını her an elinde tutan Allah (celle celâluhu), sebepleri, tabiatı ve eşyayı aşan bir güçle gerçekleştirmiştir." demektedir.
İkinci husus, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), böylesine gökler ötesi, aşkın bir yolculuğa çıktığında, O'nun bütün iç buud ve derinlikleri harekete geçirilmiş ve O'na zaman ve mekân üstü bir yolculuk yaptırılmıştır. Kâdı İyaz, Efendimiz'in mekânsızlıkla alâkalı hayretlerinden bir tanesini ifade ederken, O'nun "Ayağımı nereye koyayım?" sorusuna, "Bir ayağını diğer ayağının üzerine koy." denildiğini nakleder ki, bu da Kur'ân-ı Kerim'deki "Kâbe kavseyni ev ednâ" (Necm, 53/9) hakikatiyle alâkalı tevcihlerden biri sayılan imkânla vücup arası mertebe demektir. Bunun mânâsı şudur: Hz. Muhammed Mustafa'nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilâh olması mümkün değildir. Zira O, Allah'ın yüce bir kulu ve şerefli bir peygamberi olmakla beraber netice itibarıyla yiyen, içen, uyuyan, yürüyen bir insandır. Ne var ki bu Ufuk İnsan, Bûsayrî'nin de ifadeleriyle "Bir beşerdir, ama herhangi bir beşer gibi değildir; O, taşlar arasında tıpkı yakut gibidir."
Evet, sıradan bir insan olmayıp, insanlık değerlerini aşan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şayet yüz binlerce buudu ile açılmışsa, yani beyninin bütün fakülteleri ile her yere ulaşıp her konuşmayı bir anda dinleyebilecek bir mertebeye ulaşmış ya da nûrâniyetiyle bin makamda birden bulunmuşsa, O'nun miraca çıkıp geriye dönmesi için bir lâhza bile yetecektir. İşte bu açıdan bakıldığında O'nun miraçtan dönüp yatağını sıcak bulması da gayet normaldir.
Bu Sayfayı Sitenizde İktibas Edin