Ana Sayfa
Kader-İrade Münasebetinde Orta Yol Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 21
Kötüİyi 
Fethullah Gülen   
17.05.2006

Kader mevzuunda zihinleri en fazla meşgul eden husus, kaderle insan irâdesinin tevfiki meselesidir. Bir yanda, kaderi tenkide varan, zorlayıcı, bağlayıcı ve insanı bir kurban ve mahkûm durumuna düşürücü kader anlayışı, öte yanda, kaderi de, yaratmayı da tamamen insana veren kıt anlayış.. bu her iki anlayış da, bulundukları uç noktalarda kaderin ve irâdenin hakkını vermekten çok uzaktırlar. (Cebriye ve Mu'tezile). Halbuki kader adına gerçek, bu ikisinin tam ortasındadır. Yani, yukarıda izahına çalıştığımız gibi, hem bütün kâinatta ve insan hayatında kaderin hâkimiyeti bahis mevzûudur; hem de insan meyil, niyet, düşünme, muhakeme, mukayese, tercih ve karar verme adına cüz'î bir irâdeye sahiptir. Öyleyse, mesele terazinin iki kefesi gibi ele alınmalı ve denge sağlanmalıdır.

Kur'ân, peş peşe iki âyette, iki makamı birden cem etmek suretiyle meseleyi halletmektedir. Tekvir sûresi 27 ve 28. nci âyetlerde "O (Kur'ân) alemlere ancak bir öğüttür.. sizden istikamet üzere olmayı dileyen için" buyrulurken, hemen arkadan gelen 29.ncu âyette ise, "Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" denilerek, her şeyi dileyenin de yine Allah (cc) olduğu, fakat bu meşietin, insana da bir meyil ve isteme hakkı verilmesine aykırı bulunmadığı ifâde edilmektedir. Bir başka âyette, "Allah, sizi ve bütün yaptıklarınızı yaratandır" (Saffat, 37/96) buyrularak, yaratma ve var etmenin tamamen Allah'a (cc) ait olduğu beyan edilmekte, daha başka âyetlerde ise, "İnsana çalıştığından başkası yoktur..! Allah yolunda mücahede edin.! Cennet'e koşun.! Allah'tan vesile isteyin.! okuyun, yazın, düşünün!" şeklindeki beyan ve teşviklerle, insanın kader karşısında eli-kolu bağlı bir mahkûm olmadığı ve âdi bir şart olarak irâdenin kullanılması gerektiği belirtilmektedir. Bazı âyetlerde bu, daha da vazıhtır: "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım" (Bakara, 2/40). "Siz Allah'ın (Dini'ne) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder" (Muhammed, 47/7)."Bir millet, kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez" (Ra'd, 13/11). Öyleyse, ‘mutlak cebir' cemâdat, nebâtat ve hayvânat, kısaca irâde sahibi olmayan varlıklar için olup, insanlar ve cinler için ise, ‘şartlı cebir' vardır. Şu kadar ki, cüz'î irâde ve neticelerini yaratmak; bütünüyle Allah (cc) tarafından önceden yazılıp çizilmiş ve Kader Kitabı'nda harfi harfine tespit edilmiştir.

1) Allah (cc), İrâdemizle Nasıl Davranacağımızı Önceden Bildiği İçin Kaderimizi Öyle Yazmıştır:

Kader insanı belli bir istikamette davranmaya zorlamaz; bilakis, kulun neyi nasıl yapacağı önceden Allah (cc) tarafından bilindiği için, kaderi de öyle tespit edilir. Yani, kader ilim nev'inden olup, irâde ve kudret nev'inden değildir; ilim ise malûma tâbîdir. Ancak, Allah'ın ilmi için tâbî demek doğru da olmayabilir.

Kaderin ilim nev'inden olması demek, her şeyin Allah'ın (cc) ilminde kesilip biçilmesi ve tayin, tespit ve sonra da bir plân ve proje haline getirilmesi demektir. Bilmek ayrı, bilineni yapmak, yani dış âlemde tezahür ettirmek ayrıdır. Zihnimizde ne kadar plân, proje çizersek çizelim, bunlar hiç bir zaman, meselâ bir fabrika veya bir ev olmayacaktır. İlmin malûma tabi olması da, bir tasarı veya plânın dışta, yani pratikte alacağı şekle bağlı olması demektir. Lâ teşbih vela temsîl Allah'ın (cc) ilminin bir ünvanı olan kader de, böyle bir plân ve proje gibidir ki, bu plân veya proje pratikte insanın irâdesiyle yapacağı fiillerle şekil ve hüviyete ulaşır. Bu, kâğıt üzerinde görülmeyen yazıların, o kâğıda kudret ve irâde eczasının sürülmesiyle vücut bulması gibidir. İnsan, cüz'î irâdesiyle teşebbüste bulununca, Allah (cc)'da, kağıttaki görünmez yazılara Kudret ve İrâdesiyle tecelli eder ve böylece kağıttaki yazılar dışta bir vücut ve şekil alır. Şu kadar ki, Allah (cc), insanın irâdesiyle neler yapacağını önceden bildiğinden, hepsini önceden tek tek defterine yazmış bulunmaktadır.

İzmir-Ankara arasında çalışan bir tren düşünün. Bu trenin hangi saatlerde hangi istasyonlarda olacağı dakikası dakikasına tespit edilip, bir vakit cetveli halinde asılmıştır. Tren, bu vakit cetvelinde yazılı olan saatleri hiç şaşırmadan varacağı istasyonlara varır. Halbuki trenin hızı, üzerinde gideceği demiryolunun çeşitli hususiyetleri, trenin ne kadar yolcu veya yük alabileceği, yani taşıma kapasitesi, yol boyunca bulunan istasyonlar ve hattâ mevsimler ve hava durumu trenin seyahatına tesir eden faktörler olup, bütün bu faktörler de, vakit cetvelini hazırlayan ilgili büro tarafından bilinmektedir. Şimdi tren, vakit cetvelini hazırlayan büro yazdığı için mi belli saatlerde belli istasyonlara varmaktadır; yoksa, sözünü ettiğimiz bürodan bağımsız faktörlere göre mi trenin seyahatı düzenlenmiştir? İşte, irâdenin durumu da böyledir.. ve o, kaderin mutlak mahkûmiyeti altında değildir.

Güneş tutulması gibi astronomik hâdiseler önceden tespit edilip takvimlere ve ilmî raporlara saati saatine, dakikası dakikasına kaydedilir. Şimdi, güneş ya da ay tutulması, takvimde yazıldığı veya ilim ehlince tespit edildiği için mi o saatte ve o dakikada gerçekleşir; yoksa o saatin o dakikasında gerçekleşeceği için mi takvimlere yazılır veya ilim adamlarının raporlarına geçer? Güneş veya ay, takvimlerde yazıldığı için tutulmuyor, bilakis tutulacağı için takvimlere yazılıyor. İnsan, yaptığını Allah (cc) kaderinde yazdı diye yapmaz; insan yapacağı için Allah (cc) yazar. İnsanın irâdesini kullanarak yapacağı her şeyin kaderî olarak yazılması, irâdesini kullanmasına nasıl mâni değilse, insanın irâde sahibi olması da, yapacağı şeylerin önceden kader halinde yazılmasına aynı şekilde mani değildir.

2) İradenin Hesaba Katılmadığı Tek Yönlü Bir Kader, Bahis Mevzûu Olamaz:

Kader mevzûunun nirengi ve can alıcı noktası diyebileceğimiz husus şudur: Allah (cc), sonsuz ilmiyle olacağı olmadan evvel bilip Kader Kitabı'nı yazarken, insanın kesbi veya o kesbi meydana getiren irâdesi bu yazının haricinde ve devre dışı bırakılmamıştır. İnsanın yaptığı şeydeki payı, kesb, yani düğmeye dokunmak, Allah'ın (cc) ise yaratmak, meydana getirmek, neticeyi hasıl etmektir. İşte, bu ikisinin aynı zamanda beraberce tespit edilip yazılmasına ‘Kader' diyoruz.

Yan odada göremediğiniz, fakat ‘tik tak' sesini duyduğunuz bir saat düşünün. Size, bu saatin çalışıp çalışmadığı sorulsa "evet, çalışıyor" diye cevap verirsiniz.. ve artık size " bir bak bakayım, akrep ve yelkovanı da dönüyor mu?" denmez. Saatın çalışması, akrep ve yelkovan hareketi de içinde olmak üzere, bütün mekanizmanın devrede olması demektir; ya da tersinden bir deyişle, akrep ve yelkovanın durmadan dönüp saatleri göstermesi, saatin çalıştığına ve çarkın da döndüğüne delâlet eder. Aynen bunun gibi, kader varsa irâde de vardır veya irâdeyi ele almak istiyorsak, ancak kaderle birlikte ele alabiliriz.

Şu halde, insan kaderin önünde eli-kolu bağlı bir robot değildir. Yani insan, bir örümcek ağı gibi kaderin ağlarıyla sarılmış, elleri arkadan kelepçelenmiş, idam fermanı boynuna asılmış, soluk alamaz hale getirilmiş.. veya denize atılmış, sonra da kendisine, "sakın ıslanma!" denerek alaya alınmış zavallı bir mahkûm değildir. Evet, kader bu olmadığı gibi, insan da o kader rüzgârının önünde savrulup duran kuru bir yaprak değildir. İslâm'ın her meselesinde bir itidal ve istikamet vardır. Mesela, olur olmaz her yerede öfkelenme bir ‘ifrat' ise, her söz ve davranış karşısında susma da bir ‘tefrit'tir. Hiç evlenmeyip, kadını adeta inkâr etme bir tefritse, önüne gelen her kadından istifade düşüncesi de ifrattır. Kapitali totemleştirme ‘ifrat'sa, bunun tam tersi, servete hayat hakkı vermeme de bir ‘tefrit'tir. İşte, kader mevzuunda her şeyi insana verme ve "İnsan kendi fiilini kendi yaratır" (İ'tizal) deme ifrat ise, bunun tam zıddı, "Kulun, kendi fiilinde hiç bir dahli ve fonksiyonu yoktur" deyip, insanı kader karşısında hiç bir uzvunu oynatamaz felçli duruma düşürmek de (Cebriyecilik) tefrittir. Bahsimiz boyu görüşlerine tercüman olmaya çalıştığımız Ehl-i Sünnet ise, "Kesb ve irâde kuldan, yaratma ise Allah'tandır (cc)" diyerek, bu mevzûda da hakikatı ve i'tidal yolunu ortaya koymuştur.

Hidayeti de dalâleti de, sevabı da günahı da yaratan Allah'tır (İbrahim, 14/4). Hidayet ve dalâlete, sevaba ve günaha sevketme ve bunları yaratma on tonluk bir yükse, bunların yaratılması tamamen Allah'a aid olup, kula düşen gramla ifâde edilebilecek bir miktar, ama neticesi büyük bir miktardır. İnsan câmi, mescid veya Allah evlerinden birine gelmek istek ve niyeti taşıyıp, o yönde bir tercih ve meyil ortaya koyduğunda, Allah (cc) da onu arzu ettiği o büyük ve mühim neticeye götürür. Bir sohbet dinlemesi, ya da temiz bir arkadaşın dizi dibinde Allah (cc) hakkında malûmat edinmesi, hidâyete sevkine bir vesile olabilir; çünkü düğmeye dokunmuştur artık. Öte yandan, meyhaneye gitme niyeti içinde yolu veya meyli o yöne olan bir insanı da Allah (cc) dalâlete sevk edip, o yolda batırabilir, ama, dilerse batırmayabilir de. Allah (cc) ve Rasûlü (sav) hakkında sarfedilen çirkin bir söz, Allah'ın (cc) Mudill (dalâlete götüren) isminin tokmağına dokunmak olabilir ve niyetine göre ona cevap verilince de haksızlık yapılmış olmaz. Kısaca, hidâyet ve dalâlet yollarından birini tercih eden insan, tercih edip yöneldiği yolun encamına ve neticesine vardırılır; vardıran Allah (cc), varan ve varmaya meyleden kuldur.. ve amelinin cinsine göre de öbür âlemde ceza veya mükâfat görecektir.

3) Kader, Sebeple Müsebbebe Bir Bakar; İrâdenin Elinde Bulunan Malzeme ve Vasıtalar da Kader Kitabı'nda Yazılıdır:

Bir kaza, bir ölüm, kısaca üzücü bir hâdiseden sonra çok defa "Keşke oraya gitmeseydi, keşke tüfeği eline almasaydı; keşke bu kadar sürat yapmasaydı!" gibi sözler sarf ederiz. Oysa, kaderde hâdiseyle birlikte, o hâdiseye yol açacak amiller ve insan irâdesi dahilinde bulunan sebeplerle, dahilinde bulunmayan sebepler birlikte yazılmış, yani, her hâdise, hayatın her ânı bütün yönleriyle ve teferruatıyla kaydedilmiştir.

Sözgelimi, bir insan, irâdesini kullanarak tüfekle bir başkasını öldürmüşse, bu hâdise Allah'ın (cc) ezelî ilminde vukuundan evvel görülüp bilinmiş ve ikisi birlikte kaydedilmiştir. "Tüfeği kullanan bu işi irâdesiyle yapacak, tetiği parmağıyla çekecek ve neticede diğeri ölecektir" diye önceden yazılmıştır. Öldürmede kullanılan veya ölüme sebep olan kurşunun atıldığı tüfeği ve parmağı oynatan sebebi ortadan kaldırınca, karşıdakinin ölümüyle ilgili takdir nasıl ve ölümüne sebep başka ne olabilirdi? Diyelim ki, "Trafik kazasında ölebilirdi." O zaman da, onun ölümünün trafik kazasından olacağı yazılmıştır deriz. Bir başka sebep gösterilip, meselâ, hastalık dense, o zaman da, netice olan ölümün, hastalıkla beraber yazıldığını söyleyecektik...

4) Netice Olarak, Kader İrâdeyi Te'yid Eder ve İkisi Omuz Omuzadır. Ne İrâde Kaderi, Ne de Kader İrâdeyi Nefyeder.

Mevzûyu net cümleler halinde ifâde edecek olursak:

1) Kâinat'ta İlâhî bir kader ve program hakim olup, insanda da bir irâde ve meyil vardır.

2) Allah (cc), sonsuz ilim sahibi olduğundan, geçmişi, hazır zamanı ve geleceği bir nokta gibi görür ve bilir.

3) Allah (cc), gelecekte vukû bulacak bütün hâdiseleri muhtelif kitaplar halinde kaydeder ve yazar.

4) Biz yaptıklarımızı Allah (cc) öyle yazdı diye yapmayız; bilakis, Allah (cc) önceden irâdemizi hangi yönde kullanacağımızı bildiği için öyle yazar.

5) Allah (cc), kaderimizi yazarken irâdemizi dışta tutmaz ve onu nasıl sarf edeceğimizi hesaba katarak yazar.

6) Allah (cc), engin rahmetiyle bize lûtfettiklerinden ayrı olarak, irâde düğmemizi yolunda kullanmamızın neticesinde de Cennetler va'd etmektedir.


İlgili Yazılar:

 
< Önceki   Sonraki >